Geçtiğimiz sene her şey yeniden tanımlandı. Tanımlanmaya da devam ediyor.
Dünya,
Sosyal izolasyon ile hayatta kalmaya çalışırken, biz
müzisyenlerin büyük bir kısmının sıklıkla yaşadığı “doğal” izolasyonun üzerine
tekrar düşünmeye başladım yakın zamanda.
Hayatı tanımlayan tüm koşullar değişime uğrarken, sanatın ve
özellikle de müziğin hayatımıza daha da fazla sirayet ediyor olduğunun farkında
bile değiliz. Ancak bu alanda üretimde bulunan kesime karşı (toplumsal)
farkındalık yerinde sayıyor desek az bile konuşmuş oluruz.
Sanat; resimden müziğe, romandan şiire, kumaşı gereği yüce
bir meslek. Ancak bu beni sanatla ilgileniyorum diye daha yüce bir insan
yapmadığı gibi, ‘ünlü’ olmadan bu işle ilgilenmenin karın doyurmayacağı
düşüncesiyle değersizleştirilmesi de son derece yanlış ve tehlikeli bir
yaklaşım.
Ancak ben, Stanislavksi’nin* de dediği gibi; “Sanatta
kendini değil, kendinde sanatı sevme” düsturunu benimsemiş birisi olarak,
üzerine yüzyıllardır konuşulan bu konuyu daha sonraya saklamak istiyorum.
-
Bugün anlatmak istediğim konu başka bir şey: Adı Müzisyen
Yalnızlığı ve bu başlık altında dijitalize olan ses ve müziğin -özellikle de
insan sesinin- geleceği ile ilgili.
İlk bakışta nereye doğru gittiği belli gibi. Teknoloji kolay
ulaşılabilir olduğu kadar acımasız da. Auto-tune gibi çeşitli uygulamaların
kullanımları arttıkça insan sesini eğitmenin giderek zorlaşacağı da aşikâr. Bu
ortamda yetişecek yeni nesil ses öğrencileri için de; seslerini cep
telefonlarından kolayca manipüle edebilecekken; oldukça uzun ve zorlu bir yol
olabilen ses icracılığının “Basarım Auto-tune’u, olur biter” anlayışıyla nereye
kadar baş edilebileceğine dair biraz kafa yormak gerekiyor.
Biz ses eğitmenlerini daha zor günler bekliyor gibi.
Öte yandan,
Müziği çoğu zaman görselden ayrıştıramadığımız bir tüketim
toplumunda yaşıyoruz uzunca bir zamandır. Video sorunsalı yeni değil belki; iyi
bir müzik parçası ‘doğru’ video ile yayınlansın diye kılı kırk yarmak
zorundayız; bu zaten kabul etmek zorunda kaldığımız ancak üzerine ayrıca
derinlemesine tartışmalar yapılması gereken bir konu. Bir de ‘image’ meselesi var ki, elbette
eskisinden daha da vahim bir mevzu. Düzenli aralıklarla sosyal medya
platformlarında ‘story’ paylaşmak ve bu görsellerle hayran kitlemizi canlı
tutmak zorundayız.
“Düzenli aralıklarla paylaşım yapıla!”
Böyle buyurdu İnstagram Tanrıları… Zira bizler; ‘yüce
sanatçı’ kisvesi altında Mükemmel Meta’lar olmak durumundayız ya da zorunda
bırakılıyoruz. Yayınladığımız her şey ile…
Hepimizin dijital/sanal tatminleri için…
-
Tüm bu gelişmelerin ışığında ben; gündelik hayat
dijitalleştikçe ve otomatiğe bağladıkça, sanatların her zamankinden daha da
önem kazanacağına inananlardanım.
Çünkü sanat/müzik, mekanikleşmenin yarattığı ‘her günün
birbirinin aynı olma” hissine karşı bir duruş. Sanat doğası gereği üretimi
gerektirir. Diğer bir deyişle makineleşmenin kaybettirdiği anlamı -hayatımızın
anlamını - yeniden yaratır. Ona bir şekilde yakın olmadan bulmakta
zorlanacağımız, etrafımızda olup biten ve rastgele gibi görünen (belki de öyle
olan) hayatın anlamını.
Bize bazen, ölümlü olduğumuzu unutturacak kadar.
Şair, “hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak” derken bunu
kastetmekteydi belki de.**
-
Biz sanatçılar için zaten bu bir yaşam tarzı; hayatımızın
odak noktası ve elbette günümüz teknolojisi, piyasanın istediği şekilde üretimi
yeniden şekillendirirken prova ortamlarımızı da oldukça hızlı bir şekilde değiştirmiş
durumda.
5G teknolojisi ile yakın zamanda, evimizden çıkmadan grup
olarak verebileceğimiz konserler bizi bir yandan doğamıza yabancılaştırırken
bir yandan da daha fazla insana ulaşmamıza olanak sağlayacak. Müzik dersleri
bir şekilde, yarım yamalak da olsa online yapılabiliyor, her ne kadar kendi
adıma hiç sevmesem de, pandemi döneminde devamlılığı sağlayabilmek için buna en
karşı olan öğretmen dahi öğrenmek durumunda kaldı. Her şeye rağmen öğretmen ile
öğrenci yine bir şekilde birbirlerine ulaşmaya çabaladılar. İletişim olanakları
bu kadar ileri olmasaydı bu devamlılığı sağlamak imkânsıza yakın olacaktı belki
de.
-
Bu aralar her şeyin hem iyi hem kötü yanını görür oldum
sanırım. Ancak her şeye rağmen çözüm bulabilmek için önce durumu doğru tespit
edebilmek gerek.
Uzun lafın kısası; bu gelişmeler neyi çoğaltıyor en basitinden?
İnsanlığın dijitalize olan etkileşim yollarını ve özelde:
Müzisyenin yalnızlığını…
Haftada en az 6 gün prova yapması gereken bizler… Kendi
başına. Profesyonel olanların hayatından binlerce saatini adadığı, yeni
başlamış olanların da azıcık bildiği o tamamen izole ortam. Kimi zaman bizi
müziğin yüksek semalarında uçuran, kimi zaman diğer insanlardan uzaklaşmanın
verdiği bir rahatlık, kimi zaman saf benliğimizi dünya ve evrenle bir
hissettiren; kimi zaman da çaresizliğin en dip noktalarına götüren o “yalnız
provalar”.
Belki de hayat bu zor günlere hazırlıyordu bizi, kim bilir…
-
Covid-19; grip gibi normal kabul edilen bir hastalığa
dönüşse bile artık geri dönüşü olmayan bir noktadayız. Müzisyenin can damarı
olan konserler de; giderek sanal ortamlara hapsolmaya doğru mu gidiyor acaba?
Peki çözüm nerede aranmalı?
Hızla ilerleyen müzik piyasasının bu gidişatı karşısında; uzunca
bir zamandır, ‘dijital sesler’e karşı akustik etkinlikleri arttırma
taraftarıyım. Bu imkânsız veya anlamsız gibi gelebilir pek çok kişiye. Fakat
akustik müziklere; ‘organik’ seslere her zamankinden daha da çok ihtiyaç var. (Elbette
konuyla ilgili yeniden gözlerimi/kulaklarımı açan Victor Wooten’a bu noktada
teşekkür etmem gerek. Yeni Kitabı ‘Spirit of Music’ yine çok güzel ve yer yer
korkutucu bir yolculuk, şiddetle tavsiye).
Bize kendi doğamızın dış dünya ile ve nasıl desem; yaşadığımız
dünyanın yeşil doğası ile nasıl etle tırnak kadar ayrılmaz olduğunu hatırlamaya…
Bunu hatırlatan seslere her zamankinden çok ihtiyacımız var.
Bugün yazdıklarım ‘digital sound’lara tamamen karşı olduğumdan
falan değil. Bu alanda çok fazla sese maruz kaldığımızdan ötürü kaleme alma
ihtiyacı hissettim bu fikirleri. Bu bir nevi karşı ihtiyaç doğması meselesi
aslında. Elbette hala pandemi gerçekliğinde yaşadığımızı unutmadan; bu
etkinliklerin var olan sağlık koşulları doğrultusunda yapılması gerektiğini eklememe
gerek var mı bilmiyorum. Bir sonraki yazımda daha detaylı öneriler getirmeyi
düşünüyorum.
Ben kendi adıma elimden geldiğince, kendi müziğimle bu
varsayımlar doğrultusunda iş yapmaya çalışıyorum.
Gücüm azalıyor gibi hissettiğim bir dönem ancak yarın ne
getirir bilinmez.
Bizleri daha da yalnız günler mi bekliyor?
Daha fazla sözüm yok.
Şimdilik.
Sağlıkla ve sevgiyle kalın.
D.
*Stanislavski, Konstantin. “Bir Aktör Hazırlanıyor”. 1938
** Hikmet, Nazım. “Yaşamaya Dair”. Şubat 1946
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder