8 Şubat 2026 Pazar

Tracy Chapman üzerine... (Sevgi Dolu Kısa Bir Yazı)

Tracy neden büyük bir sanatçıdır, biliyor musunuz?

Ne zaman onu dinlesem, sesindeki huzurun ve haklı öfkenin de ötesinde, hep aynı duyguyu yaşarım.

Hatta ne zaman, tarihi eski dahi olsa bilmediğim,

Ancak dinlerken bana hala yepyeni gelen ve tartışmasız her zaman aynı hissi yaşadığım müziyen sayısı parmakla sayılacak kadar azdır...


Doğruluk.

Samimiyet.

Endüstrinin insani olmayan bütün çarklarına rağmen çizgisini sonuna kadar koruyabilmiş, bildiğim en nadir sanatçılardan biri.


Çok sevdiğim klişe bir laf vardır o da şu: 

Bugün kendinize bir iyilik yapın ve dinleyin lütfen,

Peace. 

D.


https://www.youtube.com/watch?v=DGwK1jjemgE&list=RDMM&index=8

23 Aralık 2025 Salı

Sosyal Medya ve... Yalnızlık Pandemisi ?

Insta vb. sosyal medya mecraları, 

Ne kadar da gereksiz ve zarar veren ortamlar... 

Öyle değil mi?

Evet. Çoğu zaman.


**

İnsan doğasının yeniden şekillendiği dönemlerden geçiyoruz.

Hiçbir şekilde sorgulama şansı bırakılmadan her gün, inanılmaz bir uyaran bombardımanına maruz kalıyorsunuz. 

Daha önce hiç olmadığı kadar da dijital bir şekilde. . . 

Bunu filtreleyemediğiniz için de dengesizleşiyor ve umutsuzluğa kapılıyorsunuz.

... 

Bağımlılıklar nasıl tedavi edilir, bugün burada çok da derine girmeyeceğim ancak neden bağımlısınız, isterseniz önce onu bir düşünelim.

Ben yakın çevreme çok kızmak istemiyorum bu konuda ancak bir şeyler de yapılmalı elbette, öyle değil mi?...


Şimdi,

Her gün karşımıza çıkan şu "Ayyy sosyal medya şöyle yalnızlaştırdı, böyle kötü" , 

"Ya abii, kimse birbirine güvenmiyor artık", 

"Erkek yanlızlığı diye bişey var kızım yaa, bence pandemi gibi bişey olduu" 

vb tarzı şu söylemler...

offf 

Aslen insan yalnızlığı var eğer bunu bir tık öteye taşırsak.

Ve bunların büyük çoğunluğu da ŞEHİRDE yaşayan insanları kapsıyor.

...

Birazcık kendi dünyanızdan dışarı çıkar ve etrafa biraz daha dikkatlice bakabilirseniz eğer, 

dünyanın o kadar da akla karanın birbirinden ayrıldığı kadar 'heterojen' bir yer olmadığını farkedebilirsiniz aslında.

Ayrıca,

Algıda seçiciliğiniz son derece sinsi ve 'güzel' bir şekilde yalnızlığa odaklanmış hale getirildiği için de yalnızca 'yalnızlığı' görüyor olabilir misiniz?

...yine kafamda derin sorular.


***

Lütfen artık her geçen gün içine daha da fazla, 'zorla' itildiğiniz dünyanızdan dışarıya doğru bir adım atmaya çalışın. Ve bir de oradan bakın kendi dünyanıza...

Size en iyi gelecek şekilde, bu her nasıl olacaksa...


Dinlemeyi ve farklı bir gözle bakmayı yeniden öğrenin.

Ve birbirinizi darlamayı bir kenara bırakın artık. Özellikle de digital medya üzerinden.

Şüphelerimiz ve korkularımızı çoğaltmak yerine; biraz daha çocuksu bi yerden bakmayı yeniden hatırlayın isterdim..

Gereğinden fazla üzülmeden... Hayal kurmaya devam ederek.


Hayal kurmak aslına bakarsınız hayati önem taşıyor artık günümüzde.

Bugün hayatımızı etkileyen pek çok şey bir zamanlar yalnzıca bir hayalden ibaretti.

Bir ya da birkaç kişinin birden hayali/hayalleriydi sadece.


Korkuyu yaymayı bi kenara bırakın.

Dünya bundan çok daha fazlası...


Bugünlük benden bu kadar...

Sevgilering...


Rumuz: "Carrie Bradshaw" 

(Şu -reklam yapmıi gibi olmayalım ama- dizideki ablanın ismi de buydu di mi :)



22 Şubat 2025 Cumartesi

Kendimizi Haberler'den Nasıl Koruruz?

...ve empati duygumuzu yitirmeden / duyarsızlaşmadan nasıl daha sağlıklı tepki verebiliriz?

Öncelikle unutmamamız gereken bir sey var: 

Empati son derece gereklidir. Hele ki 'robotlasmaya' dogru gittigimize inandigimiz/ inandirildigimiz bu cagda.

Ancak her gün maruz kaldigimiz bunca rahatsiz edici habere karsi gardimizi almamiz gerekiyor. Sebebi ise cok basit. 

İlerdeki satirlari okurken kendinizi bir psikolog yerine (kendinizce bir psikologu nasil tanimliyorsaniz elbette, konumuz belirli alanlarda uzmanlasmis spesifik kisiler/durumlar degil) koymanizi isteyecegim sizden.

Sizce gunde bilmem kac tane danisan alan bir psikolog kendisini nasil koruyor olabilir? Cok genel bir vasrayimda bulunarak yazacagim: Her gun dinledigi onca dert/travmatik hikayeler vb sonucunda nasil 'delirmiyorlar' sizce?

Bir noktadan sonra duyarsizlasiyorlardir herhalde diye dusunebilirsiniz.

Belki, bir yere kadar. Cünkü bir psikolog kendisini kisiden ve aktarilan olaylardan ayristiramadigi/uzaklastiramadigi surece kolay kolay devam edemez.

Peki bu terapi yapmasina engel mi? Hayir.
İnsanlara faydalı olmasına engel mi? Hayir.

Daha kötü bir terapist mi olur? Hayır. Ancak işin zor kısmı tam da bunu dengeleyebilmekten geçiyor. Kendi içerisinde bir takım savunma mekanizmaları geliştirmesi gerekiyor.

Bu noktada asıl sorumuza geri dönüyorum. Bizler maruz kaldigimiz goruntuleri, haberleri nasil sececegiz ve bu surecte, bunca rahatsız edici 'uyaran'i nasil bir elekten gecirecegiz?

Kendimize soracağımız sorular hayati önem taşıyor. Burada acil durum paylaşımlarını ayrı tutuyorum elbette. 

Fakat gündeme dair pek çok haberin bize aktarılması sırasında çok ciddi sorunlar var.

Öncelikle... Hangi kanallardan besleniyoruz? Ben bu noktada, dönem dönem aldığımız haber kaynaklarını iyi değerlendirebilmemiz ve sık sık gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Zira bu sorun bizden öte bir yerde başlıyor.

...

Kendi adima buradan medya calisanlarina bir cagri: 

Lutfen ama lutfen işi dramatize etmeyi sinemacilara/sanatcilara birakin. Bundan kastim su: Uzucu bir haber altina koydugunuz daha da uzucu muzikler cidden buyuk zarar veriyor. Bunu hem bir muzisyen hem de  bir psikolog olarak soyluyorum. Bir sorunu hikayelestirip dile getirirken onu yeniden üretmek... Bence en büyük sorun bu.

Ben gercekten faydali olacagina inandigim seyler paylasabilmek icin bazen akla karayi seciyorum.

Kanımca, kendimizi olaydan uzaklastirabildigimiz anda kimi paylasimlari ince eleyip sık dokumak oldukca onemli. Cunku cok reaktif paylasimlar yapinca uzun vadede faydasiz oldugunu goruyorum ben kendi adima da. Bu noktada insaniz elbet, bazen gerek olsun ya da olmasin bu tarz paylasmak geliyor icimizden. Hakliyiz da.

Ancak biz de bu problemin bir parcasi olmadan, tipki gazeteciler gibi kamuda belirli bir rol oynadigimizi da unutmayarak yapabilsek bunu? Sizce de daha iyi olmaz mi?

Kolay bir iş gibi gelmeyebilir. Ancak birbirimizi, çevremizi nasıl etkilediğimizi hatırlamamız gerekiyor...


Zihninizi neyle besliyorsunuz? Lütfen bu soruyu sorun kendinize.

Dilerim ki karsilastiginiz haberler, ne olursa olsun, direncinizi kirmaya degil, bir gun daha mucadele etmek icin size guc versin.

Ve daha nice gunler icin...

Sevgiyle ve saglikla kalin,
D.

12 Şubat 2024 Pazartesi

Ne zaman...

Uzun zaman oldu yazmayalı...

Ancak o kadar çok şey oldu ki...


Hala yayınlanmamış onca şarkı sözü 

Özgür kalmak isteseler dahi, 

Nereden bir çıkış noktası bulabilirim diye bakınan,

Henüz gerçekleşmemiş hayaller,


ve bu şarkılar

İçimde, 

Ruhumda

Dünyalar doğuruyor sanki


ve hiç bitmeyecek hikayeler...


20 Ocak 2022 Perşembe

Dijitalleşen Hayatınızda Müzik ve İcracılığın Geleceğine Dair

Geçtiğimiz sene her şey yeniden tanımlandı. Tanımlanmaya da devam ediyor.

Dünya,

Sosyal izolasyon ile hayatta kalmaya çalışırken, biz müzisyenlerin büyük bir kısmının sıklıkla yaşadığı “doğal” izolasyonun üzerine tekrar düşünmeye başladım yakın zamanda.

Hayatı tanımlayan tüm koşullar değişime uğrarken, sanatın ve özellikle de müziğin hayatımıza daha da fazla sirayet ediyor olduğunun farkında bile değiliz. Ancak bu alanda üretimde bulunan kesime karşı (toplumsal) farkındalık yerinde sayıyor desek az bile konuşmuş oluruz.

Sanat; resimden müziğe, romandan şiire, kumaşı gereği yüce bir meslek. Ancak bu beni sanatla ilgileniyorum diye daha yüce bir insan yapmadığı gibi, ‘ünlü’ olmadan bu işle ilgilenmenin karın doyurmayacağı düşüncesiyle değersizleştirilmesi de son derece yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım.

Ancak ben, Stanislavksi’nin* de dediği gibi; “Sanatta kendini değil, kendinde sanatı sevme” düsturunu benimsemiş birisi olarak, üzerine yüzyıllardır konuşulan bu konuyu daha sonraya saklamak istiyorum.

-

Bugün anlatmak istediğim konu başka bir şey: Adı Müzisyen Yalnızlığı ve bu başlık altında dijitalize olan ses ve müziğin -özellikle de insan sesinin- geleceği ile ilgili.

İlk bakışta nereye doğru gittiği belli gibi. Teknoloji kolay ulaşılabilir olduğu kadar acımasız da. Auto-tune gibi çeşitli uygulamaların kullanımları arttıkça insan sesini eğitmenin giderek zorlaşacağı da aşikâr. Bu ortamda yetişecek yeni nesil ses öğrencileri için de; seslerini cep telefonlarından kolayca manipüle edebilecekken; oldukça uzun ve zorlu bir yol olabilen ses icracılığının “Basarım Auto-tune’u, olur biter” anlayışıyla nereye kadar baş edilebileceğine dair biraz kafa yormak gerekiyor.

Biz ses eğitmenlerini daha zor günler bekliyor gibi.

Öte yandan,

Müziği çoğu zaman görselden ayrıştıramadığımız bir tüketim toplumunda yaşıyoruz uzunca bir zamandır. Video sorunsalı yeni değil belki; iyi bir müzik parçası ‘doğru’ video ile yayınlansın diye kılı kırk yarmak zorundayız; bu zaten kabul etmek zorunda kaldığımız ancak üzerine ayrıca derinlemesine tartışmalar yapılması gereken bir konu. Bir de ‘image’ meselesi var ki, elbette eskisinden daha da vahim bir mevzu. Düzenli aralıklarla sosyal medya platformlarında ‘story’ paylaşmak ve bu görsellerle hayran kitlemizi canlı tutmak zorundayız.

“Düzenli aralıklarla paylaşım yapıla!”

Böyle buyurdu İnstagram Tanrıları… Zira bizler; ‘yüce sanatçı’ kisvesi altında Mükemmel Meta’lar olmak durumundayız ya da zorunda bırakılıyoruz. Yayınladığımız her şey ile…

Hepimizin dijital/sanal tatminleri için…

-

Tüm bu gelişmelerin ışığında ben; gündelik hayat dijitalleştikçe ve otomatiğe bağladıkça, sanatların her zamankinden daha da önem kazanacağına inananlardanım.

Çünkü sanat/müzik, mekanikleşmenin yarattığı ‘her günün birbirinin aynı olma” hissine karşı bir duruş. Sanat doğası gereği üretimi gerektirir. Diğer bir deyişle makineleşmenin kaybettirdiği anlamı -hayatımızın anlamını - yeniden yaratır. Ona bir şekilde yakın olmadan bulmakta zorlanacağımız, etrafımızda olup biten ve rastgele gibi görünen (belki de öyle olan) hayatın anlamını.

Bize bazen, ölümlü olduğumuzu unutturacak kadar.

Şair, “hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak” derken bunu kastetmekteydi belki de.**

-

Biz sanatçılar için zaten bu bir yaşam tarzı; hayatımızın odak noktası ve elbette günümüz teknolojisi, piyasanın istediği şekilde üretimi yeniden şekillendirirken prova ortamlarımızı da oldukça hızlı bir şekilde değiştirmiş durumda.

5G teknolojisi ile yakın zamanda, evimizden çıkmadan grup olarak verebileceğimiz konserler bizi bir yandan doğamıza yabancılaştırırken bir yandan da daha fazla insana ulaşmamıza olanak sağlayacak. Müzik dersleri bir şekilde, yarım yamalak da olsa online yapılabiliyor, her ne kadar kendi adıma hiç sevmesem de, pandemi döneminde devamlılığı sağlayabilmek için buna en karşı olan öğretmen dahi öğrenmek durumunda kaldı. Her şeye rağmen öğretmen ile öğrenci yine bir şekilde birbirlerine ulaşmaya çabaladılar. İletişim olanakları bu kadar ileri olmasaydı bu devamlılığı sağlamak imkânsıza yakın olacaktı belki de.

-

Bu aralar her şeyin hem iyi hem kötü yanını görür oldum sanırım. Ancak her şeye rağmen çözüm bulabilmek için önce durumu doğru tespit edebilmek gerek.

Uzun lafın kısası; bu gelişmeler neyi çoğaltıyor en basitinden?

İnsanlığın dijitalize olan etkileşim yollarını ve özelde:

Müzisyenin yalnızlığını…

Haftada en az 6 gün prova yapması gereken bizler… Kendi başına. Profesyonel olanların hayatından binlerce saatini adadığı, yeni başlamış olanların da azıcık bildiği o tamamen izole ortam. Kimi zaman bizi müziğin yüksek semalarında uçuran, kimi zaman diğer insanlardan uzaklaşmanın verdiği bir rahatlık, kimi zaman saf benliğimizi dünya ve evrenle bir hissettiren; kimi zaman da çaresizliğin en dip noktalarına götüren o “yalnız provalar”.

Belki de hayat bu zor günlere hazırlıyordu bizi, kim bilir…

-

Covid-19; grip gibi normal kabul edilen bir hastalığa dönüşse bile artık geri dönüşü olmayan bir noktadayız. Müzisyenin can damarı olan konserler de; giderek sanal ortamlara hapsolmaya doğru mu gidiyor acaba?

Peki çözüm nerede aranmalı?

Hızla ilerleyen müzik piyasasının bu gidişatı karşısında; uzunca bir zamandır, ‘dijital sesler’e karşı akustik etkinlikleri arttırma taraftarıyım. Bu imkânsız veya anlamsız gibi gelebilir pek çok kişiye. Fakat akustik müziklere; ‘organik’ seslere her zamankinden daha da çok ihtiyaç var. (Elbette konuyla ilgili yeniden gözlerimi/kulaklarımı açan Victor Wooten’a bu noktada teşekkür etmem gerek. Yeni Kitabı ‘Spirit of Music’ yine çok güzel ve yer yer korkutucu bir yolculuk, şiddetle tavsiye).

Bize kendi doğamızın dış dünya ile ve nasıl desem; yaşadığımız dünyanın yeşil doğası ile nasıl etle tırnak kadar ayrılmaz olduğunu hatırlamaya… Bunu hatırlatan seslere her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bugün yazdıklarım ‘digital sound’lara tamamen karşı olduğumdan falan değil. Bu alanda çok fazla sese maruz kaldığımızdan ötürü kaleme alma ihtiyacı hissettim bu fikirleri. Bu bir nevi karşı ihtiyaç doğması meselesi aslında. Elbette hala pandemi gerçekliğinde yaşadığımızı unutmadan; bu etkinliklerin var olan sağlık koşulları doğrultusunda yapılması gerektiğini eklememe gerek var mı bilmiyorum. Bir sonraki yazımda daha detaylı öneriler getirmeyi düşünüyorum.

Ben kendi adıma elimden geldiğince, kendi müziğimle bu varsayımlar doğrultusunda iş yapmaya çalışıyorum.

Gücüm azalıyor gibi hissettiğim bir dönem ancak yarın ne getirir bilinmez.

 

Bizleri daha da yalnız günler mi bekliyor?

Daha fazla sözüm yok.

Şimdilik.

 

Sağlıkla ve sevgiyle kalın.

D.


-- Metnin İngilizce Versiyonu için --

https://aurluci.blogspot.com/2021/09/thoughts-on-future-of-music-and.html


*Stanislavski, Konstantin. “Bir Aktör Hazırlanıyor”. 1938

** Hikmet, Nazım. “Yaşamaya Dair”. Şubat 1946