20 Ocak 2022 Perşembe

Dijitalleşen Hayatınızda Müzik ve İcracılığın Geleceğine Dair

Geçtiğimiz sene her şey yeniden tanımlandı. Tanımlanmaya da devam ediyor.

Dünya,

Sosyal izolasyon ile hayatta kalmaya çalışırken, biz müzisyenlerin büyük bir kısmının sıklıkla yaşadığı “doğal” izolasyonun üzerine tekrar düşünmeye başladım yakın zamanda.

Hayatı tanımlayan tüm koşullar değişime uğrarken, sanatın ve özellikle de müziğin hayatımıza daha da fazla sirayet ediyor olduğunun farkında bile değiliz. Ancak bu alanda üretimde bulunan kesime karşı (toplumsal) farkındalık yerinde sayıyor desek az bile konuşmuş oluruz.

Sanat; resimden müziğe, romandan şiire, kumaşı gereği yüce bir meslek. Ancak bu beni sanatla ilgileniyorum diye daha yüce bir insan yapmadığı gibi, ‘ünlü’ olmadan bu işle ilgilenmenin karın doyurmayacağı düşüncesiyle değersizleştirilmesi de son derece yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım.

Ancak ben, Stanislavksi’nin* de dediği gibi; “Sanatta kendini değil, kendinde sanatı sevme” düsturunu benimsemiş birisi olarak, üzerine yüzyıllardır konuşulan bu konuyu daha sonraya saklamak istiyorum.

-

Bugün anlatmak istediğim konu başka bir şey: Adı Müzisyen Yalnızlığı ve bu başlık altında dijitalize olan ses ve müziğin -özellikle de insan sesinin- geleceği ile ilgili.

İlk bakışta nereye doğru gittiği belli gibi. Teknoloji kolay ulaşılabilir olduğu kadar acımasız da. Auto-tune gibi çeşitli uygulamaların kullanımları arttıkça insan sesini eğitmenin giderek zorlaşacağı da aşikâr. Bu ortamda yetişecek yeni nesil ses öğrencileri için de; seslerini cep telefonlarından kolayca manipüle edebilecekken; oldukça uzun ve zorlu bir yol olabilen ses icracılığının “Basarım Auto-tune’u, olur biter” anlayışıyla nereye kadar baş edilebileceğine dair biraz kafa yormak gerekiyor.

Biz ses eğitmenlerini daha zor günler bekliyor gibi.

Öte yandan,

Müziği çoğu zaman görselden ayrıştıramadığımız bir tüketim toplumunda yaşıyoruz uzunca bir zamandır. Video sorunsalı yeni değil belki; iyi bir müzik parçası ‘doğru’ video ile yayınlansın diye kılı kırk yarmak zorundayız; bu zaten kabul etmek zorunda kaldığımız ancak üzerine ayrıca derinlemesine tartışmalar yapılması gereken bir konu. Bir de ‘image’ meselesi var ki, elbette eskisinden daha da vahim bir mevzu. Düzenli aralıklarla sosyal medya platformlarında ‘story’ paylaşmak ve bu görsellerle hayran kitlemizi canlı tutmak zorundayız.

“Düzenli aralıklarla paylaşım yapıla!”

Böyle buyurdu İnstagram Tanrıları… Zira bizler; ‘yüce sanatçı’ kisvesi altında Mükemmel Meta’lar olmak durumundayız ya da zorunda bırakılıyoruz. Yayınladığımız her şey ile…

Hepimizin dijital/sanal tatminleri için…

-

Tüm bu gelişmelerin ışığında ben; gündelik hayat dijitalleştikçe ve otomatiğe bağladıkça, sanatların her zamankinden daha da önem kazanacağına inananlardanım.

Çünkü sanat/müzik, mekanikleşmenin yarattığı ‘her günün birbirinin aynı olma” hissine karşı bir duruş. Sanat doğası gereği üretimi gerektirir. Diğer bir deyişle makineleşmenin kaybettirdiği anlamı -hayatımızın anlamını - yeniden yaratır. Ona bir şekilde yakın olmadan bulmakta zorlanacağımız, etrafımızda olup biten ve rastgele gibi görünen (belki de öyle olan) hayatın anlamını.

Bize bazen, ölümlü olduğumuzu unutturacak kadar.

Şair, “hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak” derken bunu kastetmekteydi belki de.**

-

Biz sanatçılar için zaten bu bir yaşam tarzı; hayatımızın odak noktası ve elbette günümüz teknolojisi, piyasanın istediği şekilde üretimi yeniden şekillendirirken prova ortamlarımızı da oldukça hızlı bir şekilde değiştirmiş durumda.

5G teknolojisi ile yakın zamanda, evimizden çıkmadan grup olarak verebileceğimiz konserler bizi bir yandan doğamıza yabancılaştırırken bir yandan da daha fazla insana ulaşmamıza olanak sağlayacak. Müzik dersleri bir şekilde, yarım yamalak da olsa online yapılabiliyor, her ne kadar kendi adıma hiç sevmesem de, pandemi döneminde devamlılığı sağlayabilmek için buna en karşı olan öğretmen dahi öğrenmek durumunda kaldı. Her şeye rağmen öğretmen ile öğrenci yine bir şekilde birbirlerine ulaşmaya çabaladılar. İletişim olanakları bu kadar ileri olmasaydı bu devamlılığı sağlamak imkânsıza yakın olacaktı belki de.

-

Bu aralar her şeyin hem iyi hem kötü yanını görür oldum sanırım. Ancak her şeye rağmen çözüm bulabilmek için önce durumu doğru tespit edebilmek gerek.

Uzun lafın kısası; bu gelişmeler neyi çoğaltıyor en basitinden?

İnsanlığın dijitalize olan etkileşim yollarını ve özelde:

Müzisyenin yalnızlığını…

Haftada en az 6 gün prova yapması gereken bizler… Kendi başına. Profesyonel olanların hayatından binlerce saatini adadığı, yeni başlamış olanların da azıcık bildiği o tamamen izole ortam. Kimi zaman bizi müziğin yüksek semalarında uçuran, kimi zaman diğer insanlardan uzaklaşmanın verdiği bir rahatlık, kimi zaman saf benliğimizi dünya ve evrenle bir hissettiren; kimi zaman da çaresizliğin en dip noktalarına götüren o “yalnız provalar”.

Belki de hayat bu zor günlere hazırlıyordu bizi, kim bilir…

-

Covid-19; grip gibi normal kabul edilen bir hastalığa dönüşse bile artık geri dönüşü olmayan bir noktadayız. Müzisyenin can damarı olan konserler de; giderek sanal ortamlara hapsolmaya doğru mu gidiyor acaba?

Peki çözüm nerede aranmalı?

Hızla ilerleyen müzik piyasasının bu gidişatı karşısında; uzunca bir zamandır, ‘dijital sesler’e karşı akustik etkinlikleri arttırma taraftarıyım. Bu imkânsız veya anlamsız gibi gelebilir pek çok kişiye. Fakat akustik müziklere; ‘organik’ seslere her zamankinden daha da çok ihtiyaç var. (Elbette konuyla ilgili yeniden gözlerimi/kulaklarımı açan Victor Wooten’a bu noktada teşekkür etmem gerek. Yeni Kitabı ‘Spirit of Music’ yine çok güzel ve yer yer korkutucu bir yolculuk, şiddetle tavsiye).

Bize kendi doğamızın dış dünya ile ve nasıl desem; yaşadığımız dünyanın yeşil doğası ile nasıl etle tırnak kadar ayrılmaz olduğunu hatırlamaya… Bunu hatırlatan seslere her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bugün yazdıklarım ‘digital sound’lara tamamen karşı olduğumdan falan değil. Bu alanda çok fazla sese maruz kaldığımızdan ötürü kaleme alma ihtiyacı hissettim bu fikirleri. Bu bir nevi karşı ihtiyaç doğması meselesi aslında. Elbette hala pandemi gerçekliğinde yaşadığımızı unutmadan; bu etkinliklerin var olan sağlık koşulları doğrultusunda yapılması gerektiğini eklememe gerek var mı bilmiyorum. Bir sonraki yazımda daha detaylı öneriler getirmeyi düşünüyorum.

Ben kendi adıma elimden geldiğince, kendi müziğimle bu varsayımlar doğrultusunda iş yapmaya çalışıyorum.

Gücüm azalıyor gibi hissettiğim bir dönem ancak yarın ne getirir bilinmez.

 

Bizleri daha da yalnız günler mi bekliyor?

Daha fazla sözüm yok.

Şimdilik.

 

Sağlıkla ve sevgiyle kalın.

D.


-- Metnin İngilizce Versiyonu için --

https://aurluci.blogspot.com/2021/09/thoughts-on-future-of-music-and.html


*Stanislavski, Konstantin. “Bir Aktör Hazırlanıyor”. 1938

** Hikmet, Nazım. “Yaşamaya Dair”. Şubat 1946